Fethinden sonra yeniden düzenlenen İstanbul’da büyük selâtin ve vezir camilerinin yanı sıra küçük camiler, mescitler ve namazgâhlar inşa edilmiştir. Bununla beraber Bizans’tan kalan birçok kilise kalıntısı ve manastırdan kalmış bazı kısımlar mescit haline getirilmiştir. Yeni temeller üzerine kurulan camiler genellikle alt kademeden devlet görevlileri, zengin esnaf ve tüccarlar, vakıflar ile halktan kişiler tarafından yaptırılmaktadır. Küçük camilerin mimarisinde, selâtin camilerde görülen ihtişam ve şatafat görülmemesine karşılık bazılarında zengin süslemelerin varlığı dikkat çekmektedir.
Arapça’da “secdeye varılan yer” anlamına gelen “mescid”sözcüğü “secd” kökünden gelmektedir. Zamanla dini mimarilerden büyük olanlara “cami” denirken küçük olanlara “mescid” adı verilmiştir. İstanbul’un hemen her köşesine varlıklı tüccar ve esnaflar tarafından yaptırılan mescitlerin sayısı oldukça fazladır. Bunların büyük bir çoğunluğu yangınlardan zarar görerek yenilenmiş, bir kısmı ise yeni düzenlemeler sebebiyle yıktırılmıştır. Basit bir mimari yapıya sahip olan bu mescitlerin birçoğu da yapılmalarından bir süre sonra farklı hayır sahipleri tarafından camiye dönüştürülmüştür.
Mescitlerin bazıları küçük bir mekânı örten temel üzerinde tek kubbeden ibarettir; bazıları ise sadece ahşap çatı ve kiremitle örtülmüştür. Bununla beraber mimari açıdan sanat değeri yüksek bazı mescitler de bulunmaktadır. Tahtakale’deki fevkani Timurtaş Ağa Mescidi, Süleymaniye’de Samanveren Mescidi, Balat’ta bulunan Yatağan Mescidi, Unkapanı’ndaki Yavuzer Sinan, Uzunçarşı başındaki Yavaşça Şahin Mescidi, Haliç tarafındaki Yarhisari mescitleri bunlardan bazılarıdır. Ayrıca Mimar Sinan’ın 1586’da Altımermer semtinde yaptığı Hüsrev Çelebi veya Bezirgân Mescidi de dışından son derece basit ve gösterişsiz gibi görünürken iç duvarları yerden tavana kadar devrinin en seçkin çinileriyle kaplanmış nadide bir eserdir. Takkeci İbrahim Paşa Mescidi de bu mescitlerde olduğu gibi dışarıdan gösterişsiz olmasına karşın duvarları İznik çinileriyle süslenmiştir.
XVI.- XVII. yüzyıllarda bazı mescitlerin bir köşe çeşmesi ile birleştirildiği görülmektedir. Bu çeşmelerin üzerine yerleştirilen minare ile birleştirilen mescitlerin bir örneği Yenibahçe’deki Öküzce Mescidi ile Gürcü Mehmed Paşa Mescidi’nde görülür. Sonraki yüzyıllarda çeşitli özellikleriyle dikkat çeken birçok örnek mevcutsa da bunların çoğu günümüze ulaşmamış birçoğu da yıktırılmıştır. Eski ahşap mahalle mescidlerinden ise şehir içinde neredeyse hiç örnek kalmamıştır. Eminönü’nde Arpacılar Mescidi empire üslubuyla dikkat çeken ve günümüze ulaşan nadir bir eserlerden sayılabilir. Deprem, yangınlar ve bakımsızlıktan harap olan mescitlerin arasında son yıllarda yenilenerek tekrar ibadete açılan mescitler de bulunmaktadır. Beyazıd Ağa Mescidi, Altay Mescidi, Seyid Ömer Mescidi bunlara örnek olarak gösterilebilir.
İstanbul’da cami ve mescidlerin dışında özellikle mesire yerlerinde açık havada namaz kılmak amacıyla yapılmış “namazgâh” adı verilen ibadet yerleri bulunmaktaydı. Bunların yanı sıra yolculuk sırasında namaz ibadetinin yapılabilmesi amacıyla şehir dışında inşa edilmiş namazgâhlar bulunurdu. Zemini çimen, toprak veya taş döşemeli olabilen namazgâhların mihrap taşının diğer yüzü çeşme olarak düzenlenir yahut sade bir kıble taşı konulur ve yakınında bir çeşme yahut kuyu bulunurdu. Sahayı gölgeleyen ağaçlarla çevrelenen namazgâhların bir kısmı etrafındaki zemin düzeyinde bir kısmı ise zeminden bir miktar yüksekte inşa edilmiştir. Günümüzde son derece azalan namazgâhların bazıları apartmanlaşma ve imar faaliyetleri sırasında yok edilmiş, bazıları ise mescit haline getirilmiştir.
İstanbul’daki en eski namazgâh, XV. yüzyılda Okmeydanı’nda yaptırılmış ancak bu yapı günümüze ulaşamamıştır. İstanbul içinde ve çevresinde bulunan ancak günümüzde neredeyse yok denecek kadar az olan namazgâhların 130 kadarının isimleri Uğur Derman tarafından tespit edilmiştir. Sanat değerine sahip namazgâhlardan biri Kadıköy’de Fenerbahçe Stadyumu arkasında bulunan Kalyonlar Başhalifesi Ömer Efendi Namazgâhı’ydı. Daha sonra ortadan kaldırılan bu namazgâh, etrafı taş duvarlarla çevrili bir düzlük, kıbletaşı, mermer bir kıyı bileziği ile yanında hayvanlarında sulanması için ayrı mermer yalaklar olan, kitabeli bir çeşme taşından oluşuyordu.
Anadolu Hisarı’ndaki içinde mihrabı ile minberi bulunan açık hava cami hüviyetinde olan Hisar Namazgâhı ise son yıllarda restore edilmiştir. Bunun bir benzeri ise daha büyük olan Okmeydanı’ndaki Atıcılar Namazgâhı’dır. Anadolu yakasında Selimiye Kışlası ile Harem İskelesi arasında bulunan Kavak Sarayı Namazgâhı, namazgâh mimarisinin günümüze kadar gelebilmiş nadir örneklerindendir. XVI. yüzyılda inşa edilen Eski Bağdat kervan ve sefer yolu üzerinde bulunan namazgâhların en eskilerinden biri olan Ayrılık Çeşmesi Namazgâhı ve Bostancı’daki Çatalçeşme Namazgâhı’nın ise bugün yalnızca çeşmesi bulunmaktadır.
GIPHY App Key not set. Please check settings